Neleri Biliyoruz Blog
Just another WordPress.com weblog

Nov
22

Kıyamete 31 yıl mı kaldı? Bilim adamları Apofis adı verilen bir göktaşının 31 yıl sonra dünyaya çarpacağını öne sürdü.

Bugüne kadar dünyaya çarpıp “kıyamet” yaratacak bir göktaşıyla ilgili çok şeyler yazılıp çizildi. Ancak bu kez durum ciddi. Amerikan uzay araştırmaları kurumu NASA, Apofis ismi verilen 390 metre genişliğindeki bir göktaşının, 31 yıl sonra dünyaya çarpabileceğini açıkladı. Bilim adamlarının hesaplarına göre yörüngesi 2036 yılında dünyayla kesişecek olan Apofis, çarpışma halinde Hiroşima’yı haritadan silen atom bombasının tam 100 bin katı şiddetinde bir patlama yaratacak.

ZAMAN DARALIYOR
Bilim adamları, göktaşının dünyaya çarpmadan yönünün değiştirilmesini sağlayacak teknolojinin geliştirilmesi için hemen harekete geçilmesini istiyor. Bir füzeyle gerçekleştirilecek “göktaşından korunma stratejisi”nin onyıllar alacağına dikkat çekiliyor.

Nov
22

http://www.youtube.com/watch?v=NVcV5DbZE-0

Umarım bu video biraz olsun bizleri aydınlatır

Nov
22

KPSS Sonuçları Açıklandı, Şimdi Ne Olacak?
Lisans KPSS sonuçlarından sonra, 2008 KPSS Ortaöğretim /Önlisans sınav sonuçları da açıklandı. Bu sonuçlar ile birlikte, kamuya personel alımında, artık yeni bir döneme girilmiş olmaktadır. Zira 2010 yılında yapılacak genel KPSS sınavına kadar, bu sonuçlar kullanılacaktır. Sonuçların açıklanması sonrasında nasıl bir süreç yaşanacağına ilişkin detaylar aşşağıda belirtilmiştir.

kamuya sadece memur alınmamaktadır. Memur unvanının yanı sıra; işçi, 4/B’li sözleşmeli personel, 399′a tabi sözleşmeli personel statüsünde de istihdam yapılmaktadır. Bu alımların tümüde KPSS sonuçları kullanılmaktadır.

TOPLU OLARAK YAYIMLANMAYACAK İLANLAR

Toplu olarak yayımlanmayacak ilanlar şu şekildedir:

1- İşçi alım ilanları

2- 4/B’li personel alım ilanları

3- Mahalli idarelere zabıta memuru ve itfaiyeci alımı

4- Adalet Bakanlığına zabıt katibi ve infaz koruma memuru alımı,

5- Askeri kurumlara sivil memur alımı

Sonuçların açıklanması ile birlikte bu statüdeki ilanlarda artış olacaktır. Bunlara ilişkin tüm ilanları memurlar.net’ten takip edebileceksiniz. Burada şu hususu belirtmek gerekiyor: Bu ilanlar merkezi bir şekilde toplu olarak yayımlanmamaktadır. Bu nedenle hemen her gün bu statülerden birine ilişkin ilan çıkabilir.

TOPLU BİR ŞEKİLDE YAYIMLANACAK İLANLAR

Toplu bir şekilde yayımlanacak olan ilanlar şu şekildedir:

1- Yukarıda belirtilenler dışında kalan kurumların memur alımları

2- 399′a tabi KİT’lere sözleşmeli personel alımı

Memur ve 399′a tabi sözleşmeli pozisyonlara yapılacak atamalar, ÖSYM tarafından yapılacak KPSS tercih kılavuzunda yer alacaktır. Bu tercih kılavuzunun hazırlığına ilişkin çalışmalar devam etmektedir. Sanıyorki kısa bir süre içinde bu kılavuz yayımlanacaktır.

Kılavuzda; kadrolar ortaöğretim, önlisans ve lisans olarak üç grupta yer alacaktır. Her aday şuanki öğrenim düzeyi ne olursa olsun, sadece sınava girmiş olduğu öğrenim düzeyindeki kadrolardan tercih edebilecektir. Örneğin sınava lise düzeyinden giren bir aday şuan önlisans veya lisans mezunu olsa dahi, lise düzeyindeki kadroları tercih edecektir. Eğer aday, sınava girdiği düzeyden mezun olamamış ise tercih yapmamalıdır. Örneğin, aday mezun olacağını düşünerek lisans düzeyinden girmiş ama tercihler sırasında hala mezun olamamış ise tercih işlemlerine katılmamalıdır.

Tercih kılavuzundaki tüm kadrolarda ÖSS tercih kılavuzunda olduğu gibi çeşitli kodlar yer alacaktır. Bu kodların her biri, bir niteliği ifade edecek ve bu nitelikler kılavuzda yer alacaktır. Adayların, kadroların karşısında yer alan tüm nitelikleri taşıması gerekmektedir. Niteliğin taşınmadığı kadrolar kesinlikle tercih edilmemelidir.

Tüm adaylara bu yeni personel alım döneminde başarılar diliyoruz.

Nov
21

 

Bilgisayar kullanıcılarının en çok şikayetçi oldukları konulardan biri de belleğin yetersizliği.. CHIP Online, yetersiz belleği yüzünden PC’leriyle başı dertte olan kullanıcılara özel 8 maddelik bir paket hazırladı.

Başlangıç programlarını kontrol altına alın:

Bellek tüketimini azaltmanın ilk yolu, Windows altında çalışan programları kontrol etmekten geçer. Ancak kullanıcılar her zaman hangi programın Windows altında çalıştığını anlamaları mümkün olmayabilir. Bunun yanında çalışan bazı programların gereksiz yere Windows başlangıç programları listesinde yer aldığı da bilinen bir gerçek.

Öncelikle, gereksiz gördüğünüz programları kaldırmak için Başlat/Tüm Programlar’a girin ve kullanmadığınız programları tek tek kaldırın. Ardından Başlat/Çalıştır’a girerek msconfig yazın ve karşınıza gelen yeni pencereden ‘Başlangıç’ sekmesini seçin. Burada karşınıza gelen listede işaretli olan ve kullanmadığınız programların işaretini kaldırabilirsiniz.

Not: Tam olarak bilmediğiniz programların işaretini kaldırmamanızı öneriyoruz; aksi taktirde Windows’unuz bundan zarar görebilir.

İstenmeyen servisleri pasif konuma getirin:

Windows’u hızlandırmanın bir diğer önemli yolu da gerekmeyen Windows servislerini pasif konuma getirmektir; ancak Windows servislerini kapatmak her zaman gözle görülür bir hız artışı sağlamaz. Ancak Windows Defender’i bu genellemenin dışında tutmamız gerekiyor; zira Windows Defender, 20MB’lık bellek tüketimiyle pek hafife alınabilecek bir Windows servisi değil.

Eğer sisteminizde hali hazırda bulunan bir güvenlik yazılımı varsa, Windoes Defender’ı kapatabilirsiniz. Bunun için Windows Defender’ı açın ve Araçlar’dan Seçenekler’e girerek ‘Windows Defender’ı kullan’ın seçililiğini kaldırın.

Diğer servisleri pasif konuma getirmek için Başlat menüsünden Çalıştır’a girerek boş alana services.msc yazın ve Enter’a basın. Burada Windows’un diğer tüm servislerine ulaşabilirsiniz.

Donanım gereksinimlerini azaltın:

PC’niz 4GB’lık bir belleğe sahipse, büyük olasılıkla bu kapasitenin en fazla 3 ya da 3.5GB’ını kullanabilirsiniz. Bunun nedeni ise BIOS’unuzun kalan belleğinizi video ve Ethernet kartı gibi donanımlarınıza ayırmış olmasıdır.

Bu konuda daha detaylı bir bilgi edinebilmek için Denetim Masası’ndan Sistem’e girebileceğiniz gibi Çalıştır’a tıklayarak ‘devmgmt.msc’ de yazarak Aygıt Sürücüleri’ne ulaşabilirsiniz. Aygıt Sürücüsü’nü açtıktan sonra Görünüm’e girin ve türüne göre kaynaklar’ı seçin. Burada karşınıza gelen listede hangi donanımın ne oranda hafızanızı kullandığını anlayabilirsiniz. 512MB hafızalı bir ekran kartına sahipseniz, sistem hafızanızın 512MB’ının ekran kartına ayrıldığını da düşünebilirsiniz.

Bu problemden tamamen kurtulmak mümkün olmasa da hafıza üzerindeki etkisi kısmen azaltılabilir. Örneğin oyunlarla aranız iyi değilse, 512MB hafızalı bir ekran kartı yerine Vista altında da rahat çalışabileceğiniz 128MB’lık bir ekran kartı da işinizi görebilir.

Gereksiz özellikleri kapatın:

Windows’ta bulunan ancak işinize yaramayan uygulamaları gereksiz yere aktif konuma getirmeyin. Aksi taktirde Windows’unuz her zaman yavaş çalışmaya mahkumdur.

Örneğin Windows Vista’nın hızını arttırmak için, Aero arayüzüne de gereksinim duymuyorsanız, bu fonkisyonu kapatabilirsiniz. Bunun yanında Windows’un klasik görünümüne geçtiğinizde 40MB’a kadar boş hafıza alanı kazanma şansınız da bulunuyor.

Windows Gezgini’ni etkin bir şekilde çalıştırın:

Windows Explorer, istenildiğinde her bir gezgin penceresinde ayrı bir işlem görebilir ve böylelikle Windows Gezgini pencerelerinden birinin hata vermesi nedeniyle diğer tüm pencerelerin kapanmasına gerek kalmaz. Ancak kulağa hoş gelen bu özelliği kullandığımızda, her bir pencere hafızanızın en az 10MB’ını kendine ayırdığını da söylememiz gerekiyor. Bu fonksiyonu devre dışı bırakmak için Windows Gezgini penceresinden Araçlar’a ve Klasör Seçenekleri’ne girin. Burada Görünüm sekmesine tıklayın ve ‘Klasör pencerelerini ayrı bir işlemde başlat’ı seçin.

Uygulamaları minimize edin:

Eğer bir uygulamayı çalıştırıyorsanız, bu uygulamanın kaçınılmaz olarak RAM tükettiğini de biliyorsunuz. Ancak istenirse, bir uygulamanın RAM’i daha az tüketmesi sağlanabilir. Örneğin bir uygulama çalışıyor ancak hiçbir işlemde bulunmuyorsa (bir web tarayıcı da aynı anda birden fazla sekmeli pencerenin açılmış olması gibi) ilgili uygulamaların penceresini küçülterek bellek tüketimini en aza indirebilirsiniz.

Şüpheli programlardan kaçının:

Hafızayla ilgili programlarla boş yere vakit harcamayın; zira bu tür programlar pek bir işe yaramadığı gibi, sisteminizde ciddi hatalara da neden olabiliyor.

Örneğin RAM’inizi optimize etmek için tasarlanan bazı araçların birçoğu RAM tüketiminizi azaltmak bir yana RAM’inizin üzerinde ekstra bir yük bile olmaktadır. Bu nedenle bu gibi araçlardan kesinlikle uzak durmanızı öneriyoruz.

PC’nizi yakından izleyin:

PC’nizi temizlediniz ve yeniden başlattınız ve PC’nizin RAM’inizi nasıl kullandığını merak ediyorsunuz. Bunun için CTRL+SHIFT+ESC ya da CTRL+ALT+DEL tuş kombinasyonunu kullanmak suretiyle Windows Görev Yöneticisi’ne girin. Açılan pencereden İşlemler sekmesine girin. Burada o an çalışmakta olan tüm Windows uygulamalarının bir listesini göreceksiniz. Burada hangi programın ne kadar RAM tüketiminde bulunduğunu kolayca görebilirsiniz.

Nov
21

Bir sinek, havada uçarken son derece zorlu manevralar gerçekleştirebilir; yönünü aniden ters tarafa doğru değiştirebilir, tavana ters konabilir. Tüm bu manevralar sırasında, saniyede yüzlerce kez çırpılan kanat kaslarının koordineli hareket etmesi gerekmektedir. Kanatlardan birinin bedene yaptığı açı ile diğerinin bedene yaptığı açı arasındaki bir oransızlık, sineğin havada takla atarak yere düşmesine yol açacaktır. Ancak böyle birşey olmaz. Kanatlar bir yandan sineğe yön verecek şekilde kıvrılırken bir yandan da birbirleriyle hep uyumlu şekilde çırpılırlar. Burada ortaya çıkan önemli bir soru, sineğin böylesine mükemmel hareketleri hatasız bir şekilde nasıl gerçekleştirdiğidir.

Bilim adamlarının, sinekteki uçuş mucizesini aydınlatma çabaları sürüyor. Amerikalı bilim adamlarınca yapılan son bir çalışmada, sinek kanatlarını hareket ettiren kaslar, özel bir X-ışını cihazı ve uçuş simülatörü kullanılarak incelendi . Çalışmada elde edilen bilgiler bu harika sistemin detaylarının tam anlamıyla anlaşılmasını sağlamasa da, sinekteki uçuş sisteminin ne denli hassas ayarlamalarla mümkün olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Çalışma, ABD’deki Illinois Teknoloji Enstitüsü’nden Tom Irving ve ekibince gerçekleştirildi. Bilim adamları, sineğin kas hareketlerini incelemede, bu harekette rol oynadığı daha önceden bilinen aktin ve miyozin moleküllerine odaklandılar.

aktin ve miyozin

Aktin ve miyozin, kaslarımızın kasılmasında kilit rol oynayan iki molekülün ismidir. Bir kas hücresi miyofibril isimli üniteler barındırır (Bkz. yandaki resim). Aktin ve miyozin molekülleri, bu üniteler içinde yerleşik bulunurlar ve aktomiyozin ismi verilen kasılma mekanizmasını oluştururlar. Enerji sağlayıcısı ATP molekülünün yardımıyla, miyozin lifinin başı uzanarak aktin lifine bağlanır. Onu gerilme ya da gevşetme yoluyla hareket ettirdikten sonra serbest kalır.

Bir meyve sineği, kanatlarını saniyede yaklaşık olarak 200 defa çırpabilir. Bu rakam, yukarıda kısaca özetlenen moleküler mekanizmanın ne kadar hızlı çalıştığının bir göstergesidir aynı zamanda.

Peki ama bu moleküller, bir kanat çırpmanın aşamaları boyunca nasıl bir faaliyet halindedirler?

Bu soruya cevap arayan araştırmacılar, Drosophilia metleri türüne ait bir sinek üzerinde yaptıkları çalışmada, Argonne Ulusal Laboratuvarı’ndaki Gelişmiş Foton Ünitesi’ni kullandılar. Bu cihaz, diğer laboratuvarlarda mevcut bulunan cihazlara oranla milyonlarca defa daha yoğun olan X-ışınları yollayabiliyor. Moleküllere X-ışınlarını odaklayan araştırmacılar, ışınların kırılma şeklinden, kanatlar hareket halindeyken ilgili kas hücrelerindeki moleküllerin faaliyetlerini izleyebildiler.

uçuş similatörü

Ancak cihaz, hassas incelemeler için ideal olmakla birlikte, sinekler üzerinde oluşturacağı ısı sebebiyle kontrollü olarak kullanıldı. Sineklerin yanmasını engellemek için cihazın kısa aralıklarla açılıp kapanması gerekti. Buna paralel olarak, sineklerin kanat hareketlerini buna uyumlu şekilde düzenleme gereği doğdu.

Bunun içinse bir başka cihaz; bir uçuş simülatörü kullanıldı. Araştırmacılar önce sineği tungsten bir tel ve tutkal kullanarak, simülatör içine sabitlediler. Ayakları yerle temas halinde olmayan sinek kendisini uçuyor zannetti. Ayrıca simülatörün, yanda resmi görülen karanlık ve aydınlık bölgeleri kontrollü olarak değiştirilerek, sineğin kanat çırpma hızı değiştirilebildi.

Bu çalışmanın sonucunda sineğin kanat kaslarındaki moleküllerin hareket aşamaları aşağıda görülen şekillerde görüntülendi.

Moleküllerin (aktin-miyozin mekanizmasının) X-ışını kırınımı ile elde edilen görüntüleri. Soldan sağa doğru 1) sinek dinlenme halinde iken moleküllerin durumu 2) sinek hareket halinde iken moleküller gerilip uzanma anında ve 3) Sinek yine hareket halinde iken moleküller bu defa kısalma anında (bir sonraki kanat çırpmaya kadar)

Moleküllerin (aktin-miyozin mekanizmasının) X-ışını kırınımı ile elde edilen görüntüleri. Soldan sağa doğru 1) sinek dinlenme halinde iken moleküllerin durumu 2) sinek hareket halinde iken moleküller gerilip uzanma anında ve 3) Sinek yine hareket halinde iken moleküller bu defa kısalma anında (bir sonraki kanat çırpmaya kadar)

Üç aşamalı olarak görüntülenen kanat vuruşu, saniyede yaklaşık iki yüz kez tekrarlanıyor. Bu da şu anlama geliyor: Moleküler mekanizma saniyede yaklaşık olarak 400 kez uzanıyor ve 400 kez de kısalıyor. Sineğin zorlu manevralar arasında bu mekanizmayı nasıl böyle çalıştırabildiği sorusu bilim adamları için bir gizem oluşturmaya devam ediyor. Tom Irving bu konuda “Bir sinek için, beyinden kasa saniyede 200 kez elektrik sinyali gitmesi çok zorlu bir iş” diyor.(2) Irving elektrik sinyali açıklamasının yerine başka bir açıklama öneriyor. Irving’e göre sineğin kanatları, herhangi bir sinyal olmaksızın çalışıyor. Bu modele göre kanatları kontrol eden iki kas grubu birbirine zıt hareket ederek kanat hareketini (sinyal olmaksızın) tetikliyor.

Bu modelde anlatılan kasların, yukarıdaki resimde görülen pazu kasları ile onun altındaki triseps kasları arasındaki gibi bir ilişki sayesinde bunu başardığı düşünülüyor. Pazu kaslarınızı kastığınızda triseps kasları uzar. Tam aksini yaptığınızda yani kolunuzu dümdüz gerip triseps kaslarınızı kastığınızda bu defa pazu kaslarınız uzar. Irving’in varsayımına göre kanat kasları, sinek boşluğa zıpladığında aktin ve miyozin’in gerilip kısalmasını tetikleyen böyle bir hareket başlatıyor. Peki Irving bu gerilip kısalmanın nasıl duruyor olabileceği sorusuna nasıl cevap veriyor?

Irving bu konuda hiçbir fikri olmadığını itiraf ediyor. Kısacası, bilim adamlarının sinek uçuşunu anlamak için epey daha çalışması gerekiyor.

Bir sinek, bilim adamlarının hayranlığını uyandıran son derece gelişmiş bir teknolojinin, minyatür ebatlarda uygulandığı mükemmel bir canlıdır. Bir sineğin yeteneklerine sahip minyatür bir robot geliştirmek, birçok bilim adamının hayal ettiği ancak sinekteki mükemmel teknolojiye kıyasla oldukça uzak görünen bir fikirdir. Bu yönde çalışmalar yapan mühendislerden Matt Keennon, şu andaki imkanlarıyla insanoğlunun sinekler karşısında Wright kardeşlerin 1903 yılında bulunduğu seviyede olduklarını itiraf etmiştir.

Nov
21

İzafiyet Teorisi’ni günümüzden 86 yıl önce, 20. yüzyılın en büyük fizikçisi olarak nitelendirilen Albert Einstein ortaya atmıştır. Görelilik kuramı olarak da adlandırılan bu teoriye göre uzay ve zaman bir algıdır. Diğer bir deyişle, mutlak zaman diye birşey yoktur. Uzay ve zamanı algılama biçimimiz, nerede bulunduğumuza ve nasıl hareket ettiğimize bağlıdır. Buna göre bir cismin hızına ve konumuna (çekim merkezine olan uzaklığına) göre, zaman hızlı veya yavaş geçmektedir. Bir cisim hızlandıkça (çekim merkezlerinin yakınında) o cismin üzerinde zaman yavaşlamaktadır. Yani hız arttıkça zaman kısalmakta, sıkışmakta; daha ağır, daha yavaş işleyerek sanki “durma” noktasına yaklaşmaktadır.

Bunu Einstein’ın bir örneği ile açıklayalım. Bu örneğe göre aynı yaştaki ikizlerden biri Dünya’da kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay yolcuğuna çıkar. Uzaya çıkan kişi, geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır. Bunun nedeni uzayda hızla seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır.

Bir cismin hızının yanısıra konumu da zamanı etkilemektedir. Genel Görelilik Kuramı, çekim merkezlerinin yakınında zamanın daha yavaş geçtiğini ispatlamıştır.

Ünlü fizikçi Stephen Hawking, bu gerçeği yine bir ikiz örneğiyle şöyle anlatmaktadır:

“Görelilik kuramı mutlak zamanı çöpe attı. Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde yaşasın, ötekisi deniz yüzeyinde. İlk ikiz (yani dağın tepesinde yaşayan) ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır. Yani yeniden karşılaştıklarında öbüründen daha yaşlı olacaktır.” (Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, s.54)

Görelilik Kuramı ile, hıza ve konuma göre uzayda farklı zaman dilimleri olduğu ortaya konmuştur.

Einstein’ın 1900′lü yıllarda ulaştığı bu sonuç geçtiğimiz aylarda NASA destekli bir proje ile doğrulanmıştır.

Uydu Yörüngelerindeki Sapma İzafiyeti Doğruluyor

Görelilik kuramının doğruluğu, iki bilim adamı; Ignazio Ciufolini ve Erricos Pavlis tarafından çeşitli ölçümler yapılarak kanıtlandı. NASA, projeye 600 milyon dolarlık bir bütçe ayırmıştı. NASA’nın yetkililerinden olan Erricos Pavlis, “Einstein’ın, Dünya gibi büyük cisimlerin kendi eksenleri etrafında dönerken uzay ve zamanı büktüğünü söylediğini, kendilerinin de bundan yola çıkarak araştırma yaptıklarını” belirtti. Araştırmanın sonucunda ölçüm yapılan uyduların yörüngesinde Dünya’nın dönüş yönünde yılda iki metrelik sapma belirlendi. Yani uydular yörüngelerinden yılda iki metre kadar dışa doğru itiliyorlardı. Bu, Einstein’ın uzay-zaman sürüklenmesiyle ilgili hesaplarıyla %99 uyumlu bir bulguydu. Colorado Üniversitesi fizikçilerinden Neil Ashby bu sonuçla ilgili olarak, “Bu, gerçekten de uzay-zaman sürüklenmesiyle ilgili ilk kesin ölçüm” açıklamasını yaptı.

23 Ekim 2004 tarihli Radikal gazetesinde, bu önemli bulguyla ilgili şöyle bir haber yapılmıştı:

… Pavlis, “Şayet Dünya, etrafındaki uzay-zamanı eğiyorsa, yakınlardaki uyduların yörüngesi değişmeliydi” dedi ve bu düşünceden hareketle LAGEOS-1 ve LAGEOS-2 adlı uyduların yörüngelerindeki sapmayı lazer ışını kullanarak ölçtüklerini anlattı. Pavlis, “Her iki uydunun yörüngesinde de Dünya’nın dönüş yönünde yılda iki metrelik sapma belirledik. Ölçümlerimiz, görelilik teorisinden hareketle daha önce yapılan hesaplara yüzde 99 uydu” dedi. İtalya’nın Lecce Üniversitesi’nden Ignazio Ciufolini ve ABD’deki Dünya Sistemleri Teknolojisi Birleşik Merkezi’nden Pavlis, 11 yıl iki uydudan gelen lazer sinyallerini inceledi.

Einstein, uzay-zamanın maddeden ayırt edilemeyeceğini, maddi cisimlerin varlığıyla koşullandığını ve güçlü çekim gücü yaratan cisimlerin yakınında uzayın ‘eğrildiğini’ iddia etmişti. Einstein’ın teorisi şimdiye dek birçok açıdan doğrulandı…

Buraya kadar kısaca özetlediğimiz bilgilerden ortaya çıkan sonuç, zamanın algı olduğu gerçeğinin bir kez daha ispatlanmış olmasıdır. Bu gerçek, asırlar önce Kuran’da haber verilmiş bir bilgidir.

Zaman Algısı

Zaman algısı aslında bir anı başka bir anla kıyaslama yöntemidir. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Bir cisme vurduğumuzda bundan belirli bir ses çıkar. Aynı cisme beş dakika sonra vurduğumuzda yine bir ses çıkar. Kişi, birinci ses ile ikinci ses arasında bir süre olduğunu düşünür ve bu süreye “zaman” der. Oysa ikinci sesi duyduğu anda, birinci ses sadece zihnindeki bir hayalden ibarettir. Sadece hafızasında var olan bir bilgidir. Kişi, hafızasında olanı, yaşamakta olduğu anla kıyaslayarak zaman algısını elde eder. Eğer bu kıyas olmasa, zaman algısı da olmayacaktır.

Aynı şekilde kişi, bir odaya kapısından girip sonra da odanın ortasındaki bir koltuğa oturan bir insanı gördüğünde, kıyas yapar. Gördüğü insan koltuğa oturduğu anda, onun kapıyı açması, odanın ortasına doğru yürümesi ile ilgili görüntüler, sadece beyinde yer alan bir bilgidir. Zaman algısı, koltuğa oturmakta olan insan ile bu bilgiler arasında kıyas yapılarak ortaya çıkar.

Kısacası zaman, beyinde saklanan birtakım hayaller arasında kıyas yapılmasıyla var olmaktadır. Eğer bir insanın hafızası olmasa, beyni bu tür yorumlar yapmaz ve dolayısıyla zaman algısı da oluşmaz. Bir insanın “ben otuz yaşındayım” demesinin nedeni, beyninde söz konusu otuz yıla ait bazı bilgilerin biriktirilmiş olmasıdır. Eğer hafızası olmasa, ardında böyle bir zaman dilimi olduğunu düşünmeyecek, sadece yaşadığı tek bir “an” ile muhatap olacaktır.

Zaman bir algıdan ibaret olduğuna göre de, tümüyle algılayana bağlı, yani göreceli bir kavramdır. Zamanın göreceliği, rüyada çok açık bir biçimde yaşanır. Rüyada gördüklerimizi saatler sürmüş gibi hissetsek de, gerçekte herşey birkaç dakika hatta birkaç saniye sürmüştür.

Konuyu biraz daha açıklamak için bir örnek üzerinde düşünelim. Özel olarak dizayn edilmiş tek pencereli bir odada oturup, burada belirli bir süre geçirdiğimizi varsayalım. Odada geçen zamanı görebileceğimiz bir de saat bulunsun. Aynı zamanda odanın penceresinden güneşin belirli aralıklarla doğup-battığını görelim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, o odada ne kadar kaldığımız sorulduğunda vereceğimiz cevap; hem zaman zaman saate bakarak edindiğimiz bilgi, hem de güneşin kaç kere doğup battığına bağlı olarak yaptığımız hesaptır. Örneğin, odada üç gün kaldığımızı hesaplarız. Ama eğer bizi bu odaya koyan kişi bize gelir de, “aslında sen bu odada iki gün kaldın” derse ve pencerede gördüğümüz güneşin aslında suni olarak oluşturulduğunu, odadaki saatin de özellikle hızlı işletildiğini söylerse, bu durumda yaptığımız hesabın hiçbir anlamı kalmaz.

Bu örnek de göstermektedir ki zamanın akış hızıyla ilgili bilgimiz, sadece algılayana göre değişen referanslara dayanmaktadır.

Kuran’da İzafiyet

Görüldüğü gibi zamanın göreceliği konusu ispatlanmış bilimsel bir gerçektir. Ancak yazının başında da belirttiğimiz gibi bu gerçek, yüzyılın başlarında Einstein’ın görecelik kuramı ile ortaya çıkmıştır. O döneme dek insanlar zamanın göreceli bir kavram olduğunu, ortama göre değişkenlik gösterebileceğini bilmiyorlardı. Ama ünlü bilim adamı Albert Einstein, görecelik kuramı ile bu gerçeği açık olarak ispatladı. Zamanın, kütleye ve hıza bağımlı bir kavram olduğunu ortaya koydu. Daha önce hiç kimse bu konuyu açıkça dile getirmemişti.

Kuran’da ise -Kuran’ın indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen- bu gerçek haber verilmişti. Kuran-ı Kerim ayetlerinde zamanın izafi olduğunu gösteren bilgiler vardı. Bu konuyla ilgili bazı ayetleri şöyle sıralayabiliriz:

… Gerçekten, senin Rabbinin Katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (Hac Suresi, 47)

Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir. (Secde Suresi, 5)

Melekler ve Ruh (Cebrail), O’na, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4)

610 yılında indirilmeye başlanan Kuran’da böylesine açık bir şekilde zamanın göreceliğinden bahsediliyor olması, onun İlahi bir kitap olduğunun bir önemli delillerinden biridir.

İzafiyet ve Materyalistlerin Büyük Yanılgıları

İzafiyet Teorisinin doğrulanmış olmasının önemli bir sonucu da materyalistlerin “mutlak zaman-sonsuz evren” iddialarının geçersizliğini bir kez daha ortaya koymuş olmasıdır. Materyalistler, maddenin yanı sıra zamanın da mutlak olduğunu, yani sonsuzdan gelip sonsuza gittiği yanılgısını savunurlar. Bu çarpık anlayışa dayanarak da kaderi, ahiret gününü, cenneti ve cehennemi reddetmeye çalışırlar. Oysa bugün modern bilim, maddenin olduğu gibi, maddenin bir türevi olan zamanın da maddeyle birlikte yokluktan var edildiğini ve zamanın da bir başlangıcı olduğunu ispatlamıştır. Aynı zamanda, zamanın izafi (göreceli-rölatif) bir kavram olduğu, materyalistlerin yüzyıllardır zannettikleri gibi değişmez ve sabit olmadığı, değişken bir algı biçimi olduğu da bu yüzyılda ortaya çıkmıştır. Zamanın ve mekanın izafiyeti Einstein’ın “İzafiyet” teorisiyle kanıtlanmış ve bu gerçek bugünkü modern fiziğin temelini oluşturmuştur.

Sonuç olarak, zaman ve mekan mutlak olmayan, başlangıçları olan, Allah’ın yoktan var ettiği kavramlardır. Zamanı ve mekanı yaratan Allah, elbette ki bunlara tabi değildir. Allah, zamanın her anını zamansızlıkta belirlemiş, tespit etmiş ve yaratmıştır. İşte materyalistlerin akıl erdiremedikleri “Kader” gerçeğinin özü de buradadır.

Nov
21
Bilim adamlarının okyanusların binlerce metre derinliğinde yaşayan bir yengeç türü üzerinde yaptıkları araştırma, çok özel bir sistemin varlığını gün ışığına çıkardı.

Bizler yeryüzünü milyonlarca canlı türüyle birlikte paylaşıyoruz. Bunlardan çoğu bizlerden çok ama çok uzaklarda yaşıyorlar.

Bu canlıları araştıran bilim adamları bizlere onlar hakkında müthiş bilgiler aktarıyorlar. Böylece ulaşma imkanımız olmayan yerlere bile gitmiş ve oralardaki canlıları kendimiz görmüş gibi oluyoruz.

 
   
Sadece özel denizaltılarla ulaşılabilen derinliklerde yaşayan canlıları araştıran bilim adamları, deniz seviyesinden tam 2500 metre aşağıda yaşayan bir yengeç türünün mükemmel göz tasarımını gün ışığına çıkardılar. Bilimsel adı Bythograea thermydron olan baca yengeçlerinin gözleri, hayatları boyunca değişken bir özellik gösteriyorlar.

Bir baca yengeci hayatına başladığı larva dönemindeyken okyanusun orta derinliklerinde yaşam sürer. Yaklaşık 1000 metre derinliğindeki bu alanları büyüdükçe terk eder ve daha derinlere doğru gitmeye başlar. Yengeç, erişkin döneme ulaştığında ortalama 1500 metre alçalmış olarak yaklaşık 2500 metre derinlikteki okyanus tabanına yerleşir.

Bu kadar derin sularda ortaya çıkan yüksek basınçlara, ancak bedenindeki özel tasarım sayesinde dayanabilen yengeç, deniz seviyesinden tam 250 kat daha fazla basınçta rahatlıkla yaşayabilir.

Pennsylvania’nın Lancaster kentindeki Franklin & Marshall Üniversitesi nörologlarından Robert Jinks ve ekibi, Pasifik Okyanusu’nun 2500 metre derinliğinde yeni yumurtlamış bir yengecin yumurtalarını karanlık bir laboratuvar ortamında büyüttüler. Bu süre boyunca gelişen larvaların gözlerinin gelişimini izlediler. Larva döneminde bileşik göz yapısına sahip olan yengeçlerin, erişkin hale geldikçe bambaşka bir göz yapısına, yalın retinal göz yapısına kavuştuklarını gördüler.

Yapılan araştırmaya göre, okyanusun orta derinliklerinde planktonla birlikte yüzen larvalar, bu derinliklere az da olsa ulaşabilen ışığı algılamalarını sağlayan ve sineklerdekine benzeyen bileşik göz yapısına sahipler. Bu gözler odaklama yapabiliyor ve yengeçler etraflarındaki diğer canlıları rahatlıkla algılayabiliyorlar. Larva döneminden çıktıkça ağırlaşan yengeçler derinlere batmaya başlıyor. Yengeçlerin gözleri, bu defa değişen ortamla birlikte, ışık saçan canlıların yaydığı mavi-yeşil ışığa duyarlı hale geliyor. Yengeç erişkin hale geldiğinde ise çok daha şaşırtıcı bir dönüşüm yaşanıyor. Gözler tamamen model değiştiriyor ve gözleri iri, yalın bir retina haline dönüşüyor. Bu retinada lens bulunmuyor ve dolayısıyla görüntü oluşturmuyor. Işığa çok daha duyarlı olan bu gözler, zifiri karanlıkta sadece hidrotermal bacaların yaydığı zayıf ışıkları kolaylıkla algılayabiliyor. Böylece etrafa 350 derecelik bir ısı yayan ve yaklaşan herşeyi pişiren hidrotermal bacaları da uzaklardan algılayabiliyorlar.

Burada gerçekleşen dönüşüm tam anlamıyla bir mucize oluşturuyor. Çünkü gerek bileşik göz, gerekse yalın retina yapısındaki göz, birbirlerinden tamamen farklı tasarımlara sahipler. Bu kadar farklı iki tasarımın kusursuz olarak birbirini izlemesi, göz hücreleri tarafından yürütülen birçok hassas adıma dayalı, eksiksiz bir planın varlığını gerektiriyor. Dahası, bu karmaşık plana ait tüm bilgiler yengecin DNA’sında kendisi döllenmiş bir yumurta halindeyken dahi eksiksiz olarak bulunuyor. Bu bilgilerde gözün hangi tarafında hangi tür yapı moleküllerinin üretilip yerleştirileceği bellidir. Göz dönüşümüyle ilgili bilgiler, bu bilgi bankasından kusursuz bir zamanlama ve titizlikle ayrıştırılarak dönüşüm planı başarıyla uygulanır.

Peki ama yengeçteki bu üstün tasarım nasıl ortaya çıkmıştır? Yengecin hiçbir düşünme yeteneği olmayan hücreleri ortak bir emre uyarlar. Elbette her kompleks tasarımın tasarımcısı olduğu gibi yengecin de bir tasarımcısı vardır. Yüce Allah yengeci, sahip olduğu kusursuz organ ve sistemlerle birlikte yoktan var edendir. Basınca dayanıklı yapısı, foton dedektörü gözleri, özel kıskaçları ve okyanus tabanında kolaylıkla ilerlemesini sağlayan ayaklarıyla yengeç, Allah’ın yaratılış delillerinden sadece bir tanesidir. Allah’ın yarattığı canlılarda bizim için ibretler vardır.

Hidrotermal Bacalar

Yengecin yaşadığı hidrotermal bacaların keşfi 1970′li yılların sonlarına uzanır. O dönemde keşfi bilim dünyasında büyük yankı uyandırmış olan bacalar, okyanus tabanlarındaki uzun yarıklar boyunca uzanırlar. Bu yarıklarda bulunan ve erimiş halde bulunan kayalar suyu ısıtır ve içlerindeki mineralleri ısınan suyla birlikte fışkırtırlar. Fışkıran mineraller çökelir ve zamanla birikerek bacaları oluştururlar. Bacalar civarında sıcaklık tam 400 dereceyi bulmaktadır. Normalde 100 derecede kaynayan su, derinliğin sebep olduğu basınç yüzünden bu kadar yüksek sıcaklıkta bile kaynamaz. Bu derinliklerde yengeçler, bakteriler, boyları 3 metreyi bulan dev solucanlar ve önceden hiç rastlanmayan derin su balıkları yaşamaktadır. Buradaki hayat türüyle ilgili bilinmesi gereken önemli bir özellik vardır. Burada hayat fotosenteze değil kemosenteze dayalıdır. Fotosentez güneş ışığına dayanan bir reaksiyondur. Oysa bu kadar derinlere güneş ışığının erişmesi imkansızdır. Beslenme zincirinin en altında bakteriler bulunur. Bunlar bacalardan sıcak suyla fışkıran sülfür elementiyle beslenirler. Kemosentez, bakterilere enerji sağlayan ve kimyasallara dayanan reaksiyonun adıdır. Diğer canlılar da bu bakterileri yiyerek enerji elde ederler.

Nov
21
Yıldızının ‘kızıl dev’e dönüşmesine dayanabilen bir dış gezegeni keşfeden bilimadamlarına göre, 5 milyar yıl sonra aynı şey Dünya’nın başına gelecek. Bilimadamlarına göre Dünya, buna göğüs gerebilecek.

 

‘Kızıl dev’, çekirdeğindeki hidrojeni tükettikten sonra çevresindekini de bitiren yaşamının son dönemindeki yıldızlara verilen isim.
 
Bunlar sistemlerinde kendilerine yakın gezegenleri yutabilecek derecede genişliyor.
 
Bu olayın Güneş Sistemi’nde de 5 milyar yıla kadar meydana gelmesi öngörülüyor.
 
Nature’da yayımlanan araştırmaya göre, uluslararası bir araştırma ekibi, yıldızı V 391 Pegasi’ye 255 milyon kilometre uzaklıkta ve ‘güneşinin kızıl bir deve dönüşmesine dayanabilen’ V 391 Peg 1 adını verdikleri dış gezegeni keşfetti.
 
İtalya’nın Napoli kentindeki Ulusal Astrofizik Enstitüsü’den Roberto Silvotti başkanlığındaki ekip, gezegenin, yıldızı V 391 Pegasi’ye çok yakın olmadığı için hayatta kalmayı başarabildiğine işaret etti.
 
Ekip, yıldızı bir ‘kızıl dev’e dönüşmeden önce V 391 Peg 1′in, uzaklığının, Dünya’nın Güneş’e uzaklığı ile kıyaslanabileceğini belirtti.
 
Gökbilimcilere göre, bu keşif, yörünge uzaklığı 300 milyon kilometreden az olan gezegenlerin, yıldızlarının ‘kızıl dev’e dönüşmelerine dayanabileceklerini gösteriyor.
Nov
21

Gökbilimciler, bir başka yıldız etrafında dönen yeni bir güneş sistemi buldu. Çalışmalarda Hubble uzay teleskobu kullanıldı.

Alınan fotoğraflarda HR 8799 adı verilen yıldızın yörüngesinde dönen 3 dev gezegen görülüyor. Bir diğer fotoğrafda ise(bu habere iliştirilen, yanda gördüğünüz fotoğraf) Fomalhaut adı verilen yıldızın etrafında dönen Jüpiter büyüklüğünde bir gezegen görülüyor.

Her iki keşif de Science dergisinde yayımlanmış.

Kalifornia’daki Lawrence Livermore ulusal laboratuvarından Dr. Bruce Machintost, “Nihayet uzaydaki tam bir sistemin gerçek görüntüsünü elde edebildik. Bu, uzaydaki gezegen sistemlerinin araştırılması ve karakterize edilmesi açısından dev bir adım!” diyor.

Dr. Bruce çalışmalarındaki ısrarcılıklarını şu cümlelerle ifade ediyor: “Bu gezegenlerle ilgili görüntü alabilmek için tam 8 yıldır çalışıyorduk. Sonunda bu üç gezegeni bir kerede görüntüleyerek sabrımızın karşılığını aldık

Nov
21

Bristol Üniversitesi’nden araştırmacılar tarihte çekirdek ailenin şimdiye kadarki en eski kanıtına ulaştı. Araştırmacılar taş devrinde yaşamış 4 kişiden oluşan ailenin mezarını 2005 yılında Almanya’da ortaya çıkardı. 4600 yıl öncesine ait olduğu anlaşılan mezarda, iki çocuk ve iki yetişkinin yüz yüze bakacak şekilde yan yana gömülü olduğu görüldü. Bu yüz yüze gömme  geleneğinin Neolitik kültüre ait bir gelenek olduğu söyleniyor.

Mezarda bir bayan, bir erkek ve iki erkek çocuk vardı. Araştırmacılar DNA analizi yaptı ve bu dört kişinin aslında bir baba, bir anne ve biri 8-9, diğeri 3-4 yaşında iki çocuktan oluşan bir aile olduğunu buldular. Böylece çekirdek aileye ait dünyadaki en eski moleküler genetik kanıta ulaşılmış oldu.